SAĞLIK ÇALIŞANLARINA ADANMIŞ BİR SERGİ

Ülkemizde ilk Covid-19 vakasının açıklanmasının üzerinden geçen bir yıldır tüm dünya gibi Türkiye’deki hekimler ve sağlık emekçileri canlarını dişlerine takmış biçimde salgınla mücadele etmeye çalışıyor. Seramik sanatçısı ve akademisyen Doç. Buket Acartürk de “Kan-Ter” başlıklı sergisini yüzyılın en büyük mücadelesini veren sağlık çalışanlarına ithaf etti.


FATMA BATUKAN BELGE


Bir yılı aşkın süredir Covid-19 ile yaşıyoruz ve ne zaman biteceğini bilmiyoruz. Bir sanatçı ve akademisyen olarak pandemi sürecinden nasıl etkilendin?

Bir yılını dolduran pandemi koşullarına alışmak, uyumlanmak ve yaşamı bu yeni duruma göre dizayn etmek gerekliliği çok kişide olduğu gibi beni de başlangıçta zorlayan bir dönem oldu. Bu zorlanmadan kastım akademisyen olarak uygulamalı bir alanda eğitimi planlamak ve en verimli şekilde sürdürmek gayreti oldu. Fakat süreç uzadıkça yeni duruma uygun yöntemleri de geliştirmeye çalıştık. Pandemi gibi olağanüstü bu sürecin insanlık, çevre, doğa üzerinde çok yönlü değişikliğe, zorluğa ve başkalaşıma sebep olduğunu görüyoruz. Tüm bunların sanatsal yaratıcılığı destekleyen etkilerinin de olduğunu düşünüyorum. Yakınlarımızla, aile ve arkadaşlarımızla görüşemediğimiz, öğrencilerimizle yüz yüze eğitim yapamadığımız bu zor dönemde ruhsal ve düşünsel olarak yaşanılan zorlanmaları okuyarak, araştırarak, üreterek değerlendirmeye çalışıyorum.


Sağlık çalışanlarına adadığın bu sergi fikri nasıl doğdu?


Covid-19 virüsü ve beraberinde yaşadığımız tüm zorluklar ve değişimler bizleri hem bireysel hem de toplumun belli meslek grupları olarak etkiledi. Bazı meslek gruplarında ve onların çalışma koşullarında da çok ciddi zorluklara hatta can kayıplarına neden oldu. Bu meslek gruplarının başında da bilindiği üzere sağlık çalışanları yer aldı. Sağlık çalışanlarının uzun saatler çok yoğun çalıştıklarını biliyoruz. Ancak bu yaşadığımız pandemi döneminde iş yüklerinin ve buna bağlı sorunlarının katlanarak devam ettiğini de maalesef gördük. Sağlık çalışanlarının hastane, acil veya yoğun bakım servislerinde, can pahasına, hayat kurtarma uğruna verdikleri yoğun çabaya tanıklık ettik. Örneğin, sadece 3 saatlik bir mesai sonucunda tulum, maske, eldiven ve çizmelerinden su gibi ter aktığını ulusal televizyon kanallarında gördük. Bu görüntü beni kişisel olarak çok derinden etkiledi, gözlerime inanamadığımı bu haberi defalarca tekrar izlediğimi samimiyetle söyleyebilirim. Çünkü bana göre akan bu ter, onların çaba ve özverili çabalarının özü ve özetiydi aynı zamanda sözün de bittiği yerdi. Onlara destek olmak için bulunduğum yerden elimden gelen desteği göstermenin de zamanıydı. Bu duygu ve düşünce ile şekillenen Kan-Ter başlıklı sergimi, büyük bir özveriyle çalışan ve bu mücadelede hayatını kaybeden sağlık emekçilerine ithaf etmek istedim.

Toplumsal meselelere kayıtsız kalamıyorsun. Mesela Gezi Direnişi’nden sonra açtığın “Sınana Sınana” başlıklı serginde bu konuyu odağına almıştın. Üretme güdünü toplumsal olaylar mı tetikler hep? Kişisel ve içsel meselelere de kafa yorar mısın?


Sanatsal üretim yapan bir kişi olarak üretimlerimin fikirsel hazırlık süreçlerinde birçok yerden ve kanaldan etkileniyorum. Bunların en başında kendi içsel ve kişisel dünyam yer alıyor. Fakat bu dünyayı benim sosyal çevremden, yaşadığım coğrafyadan ve oralarda yaşanan sosyal, ekonomik ve politik konulardan ve olaylardan ayrı bir yerde, onların dışında bir varlık olarak anlamlandırmıyorum. Bu kişisel yolculuğumun olmadığı ya da bunlara kafa yormadığım anlamında değil tabii, fakat bu yolculukların sonu ya da çözümünün toplumsal çözümlerin bir parçası olduğunun idrakiyle yaşıyorum. Çünkü varlık olarak insanı ve sanatçıyı her şey ve her olgudan bağımsız, saf, yegâne ve tek başına var olan bir varlık olarak görmüyor, kendimi de bu şekilde konumlandırmıyorum. İnsanın, özelinde de sanatçının, sosyal bir varlık olarak toplumsal nabızla birlikte kendi nabzının da değiştiği, adeta bir barometre gibi bunu ölçebilecek bir duyarlılıkla hareket etmesi gerektiğini düşünüyor ve sanırım buna inanarak üretimlerimi gerçekleştiriyorum.

Kan-Ter’de 166 porselen eldiven üreterek bir yerleştirme yaptın. Porseleni özellikle seçme nedenin var mı?


Kan-Ter sergisinin fikri ve formunu belirlediğim aşamanın sonrasında serginin içeriğine katkı sağlaması amacı ile porseleni tercih ettim. Seramikçilerin iyi bildiği gibi porselen malzeme diğer çamur türlerine göre biraz zor ve zahmetli bir malzemedir. Fakat malzemeyi iyi tanıyıp, doğru müdahalelerle yaklaştığınızda görsel ve dokunsal olarak ayrı bir estetik sonuca ulaşabilirsiniz. Ben bu sergide porselen çamuru ve pişme dereceleri ile ilgili çok sayıda deney yaparak istediğim sonuca ulaşabilmek amacıyla üç farklı porselen çamuru ve beş farklı pişirme ısısı kullandım. Porselen malzemenin zorluk ve olanaklarını kullanarak pandemi döneminin karakteristik yönlerine kavramsal boyutta atıflarda bulunmayı amaçladım. Kavramsal yönlerinden kastettiğim unsurlar sağlık çalışanlarının emeklerini ifade etmek için kullandığım eldiven formuydu. Fakat formların ince olmasını, ışık geçirmesini istedim. Çünkü onların hasta ile temasındaki anları, hassasiyeti, yine hassas ama bir o kadar da dirençli bir malzemeyle ifade etmeliydim. Yine el ve eldiven boyutlarında üç farklı büyüklük ve şekillendirmelerinde de hasta muayenesi sırasında sıklıkla kullanılan duruş pozisyonlarını gerçekçi bir yaklaşımla uyguladım. Bu uzun ve zorlu süreçte yılmadan çalışan sağlık emekçilerinin direngenliklerinin göstergesi olarak da ince ve zarifliğinin yanı sıra porselenin dayanıklılık özelliğine de vurgu yapmak istedim. Sergi kapsamında, porselenin inceliğini, şeffaflığını, ışık geçirgenliğini, emek, çaba, yaşam ve ölüm diyalektiği içinde konumlandırmayı amaçladım.

Güncel sanatta çok sayıda tekrarlanan nesnelerden oluşan yapıtlar sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bu yüzden mi çoğul yerleştirmeleri tercih ediyorsun?


2004 yılında İstanbul’da 780 parça seramik figürden oluşan ilk kişisel sergimi açtım. Günümüze gelinceye kadar biri New York’ta olmak üzere İstanbul, Kocaeli, İzmir ve bu son sergim de dâhil 2 tanesi Sakarya’da olmak üzere 8 kişisel sergi gerçekleştirdim. Sergilerimde genellikle tematik çalışarak çok parçalı enstalasyonlar gerçekleştiririm. Konular, ağırlıklı olarak toplumsal veya sosyal bir duruma veya meseleye odaklanır ve bu odaklanma sanatsal üretimlerinde karınca figürü ile temsil edilir. 2004 yılındaki ilk sergimden bugüne kadar 3 binin üzerinde farklı renk, doku ve biçimlerde karınca figürü yaptım. Bu kadar çok sayıda seramik parça ile çalışmak sergilerimin konu edindiği meseleleri içerik olarak desteklemek ve güçlendirmek maksadıyla kurguladığım kişisel bir yoldur. Konu ve içeriğe uygun sergileme biçimi benim açımdan önemli bir durum olduğu için çok sayıda seramik parçanın konuyla ilintili bir şekilde yerleştirilmesini sağlamaya çalışıyorum. Bu yerleştirme biçimi her serginin başlangıç aşamasında benim zihnimde oluşturulmuş oluyor. Aslında daha başlangıçta sonucu hesaplayarak seramik birimlerin biçimi, boyutları, sayıları ve mekân bilgisine dayanarak nasıl yerleştirilecekleri hesaplanarak üretim süreci planlanıyor. Bu sistematik benim açımdan odaklanmak istediğim sergi konusunu en iyi şekilde ifade etmek isteğimin yolunu belirliyor. Kısaca özetlemeye çalıştığım bu çerçevelerin dışında herhangi bir sanat akımına veya disiplinine angaje olmak gibi bir motivasyonum hiç olmadı diyebilirim.


Yapıtın kavramsal içeriğinden öte bir de harcadığın artizanal emek var. Bu da “seramikçinin eli”nin farkını ortaya koyuyor. Kan-Ter’deki eldivenler porselen değil de mesela plastik olsa aynı etkiyi yaratır mıydı?


Hazır nesne kullanımının günümüz sanatında sıklıkla kullanıldığını biliyoruz. Bu duruma bir itirazım olmamakla birlikte, kişisel olarak bana yakın olmadığını söyleyebilirim. Kan-Ter sergisinde hazır plastik eldiven kullanabilirdim fakat bence porselen formlar kadar güçlü olmayacaklarını ve o noktada anlatmak istediğim kavramlardan uzaklaşacağını düşünüyorum. Ayrıca, seramik bizlere sonsuz olanaklar sunan özerk bir alan. Seramik malzemenin sonsuz ve sınırsız olanaklarını keşfetmek ve deneyimlemek belki de bir ömre sığmayacak kadar büyük. Hal böyle olunca, seramik malzeme ile çalışmak kendimi ifade etmemin en temel yolu oluyor. İşlerimi biçimlendirirken temiz ve detaylı bir işçilik olmasını sağlamaya çalışıyorum. Sonuçta izleyicisi ile buluşan seramiklerimin anlatacağı hikâyeleri iyi aktarmaları gibi bir görevleri var yani onları iyi temsil etmeleri gerekiyor. Emek yoğunluklu bir süreci ve durumu seramik ile anlatmak isterken benzer bir emekle yanıt vermek, başka bir deyişle, işin hakkını vermek isteğimi belirtmek isterim.