DOĞA, PINAR BAKLAN’IN ORGANİK FORMLARIYLA FISILDIYOR
- 13 May
- 6 dakikada okunur
Sanatçı Pınar Baklan bireysel olarak anlatamadıklarına yapıtlarını aracı yapıyor; söylemek istediği ne varsa yapıtlarıyla söylüyor. Biyomorfik biçimlerinin tek bir şeye değil doğadaki pek çok şeye benzemesini istiyor, “Doğaya ait organik bir form bize sessizce bir şeyler fısıldasın…” diyor.
FATMA BATUKAN BELGE

Instagram hesabınızda kendinizi şu ifadeyle tanıtmışsınız: “Eski akademisyen, yeni köylü, doktoralı çamurcu, independent artist!” Bunu daha detaylı konuşacağız ama öncelikle seramikle ilk temasınızı öğrenmek istiyorum. Seramik eğitimi alma düşüncesi nasıl oluştu? Çamurun nesi sizi cezbetti?
Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin yetenek sınavında Seramik Bölümü’nü kazanıp eğitime başladığımda ilk kez çamurla tanıştım. Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girmekti ana hedefim, seramik bölümü tesadüfen oldu. Ama yıllardır düşünürüm, beni başka bir bölüm bu denli tatmin etmezmiş zaten. İçinde bilimi, geleneği, zanaati, teknolojiyi, tarihi, resmi, heykeli, grafiği barındıran bir bölüm. Bir seramik sanatçısı bunların pek çoğuna hakim olduğunda mesleğini en yetkin anlamda icra ediyor diye düşünüyorum.
Çamur sonsuz imkanlarıyla sanatçıya koca bir dünya sunan, müthiş bir yaratıcılık malzemesi. Ona saygım çok büyük. İlk çalışmaya başladığımda da aynı duygu ve düşüncelerdeydim. Zaten şimdiye dek çamur dışında hiçbir ilave malzeme ile çalışmadım. Çünkü bu sonsuz dünyanın daha keşfedilecek çok olanağı var benim için. Bitmeyen bir öğrenme ve üretme imkanı sunuyor.
Okuldan birincilikle mezuniyet, ardından yüksek lisans, sanatta yeterlik, hocalık… 2021’de ise istifa ederek akademik yaşamdan uzaklaştınız. Sebebi neydi? Akademik yaşamın sanatçıyı sınırlayan tarafları mı var?
Aslında lisansa başladığım andan itibaren hep akademisyen olmayı hayal etmiştim. Çalışkan ve meraklı da bir öğrenciydim. Bu yüzden akademisyenlik hedefi doğrultusunda ilerledim. Akademide çalıştığım 12 yıl içerisinde kendimi geliştirirken öğrenci için de pek çok şey yaptım. Kurumum için çok çalıştım. Çok da genç ve dinamik bir kadroyduk. Sık sık uluslararası etkinliklere katılıyordum. Fakültemle hiçbir sorunum yoktu. Ama artık akademiden alacağımı alıp vereceğimi de fazlasıyla verdiğime karar vermiştim. Dersler, tez, toplantılar, makaleler, akademik etkinlikler arasında hiç durmadan eser üretmeye de devam ediyordum. Ama bir tek şeyi hayal ve merak ediyordum; benim kendime ait bir atölyem olsa ve başka hiçbir şeye bölünmeden sadece eser üreterek yaşasam, hayatımı idame ettirebilir miyim? Ve bunun için emekli olmayı beklemesem, genç ve dinamikken denesem diye düşündüm. Serbest sanatçı olarak ayakta kalmak çok zor, biliyordum. Ama şimdi değil ise ne zaman deneyeceğim diye düşündüm. Ve başarısız olursam en fazla olmadı, yapamadım derim ve tekrar akademi yolunu düşünürüm demiştim. Ama hiç denemeden bu hayatı yaşamış olmayı istemedim. Altı yıldır kararımdan çok memnunum. Umarım böyle devam eder. Akademinin avantajları çok, ancak tüm gününü atölyede üreterek geçirmek isteyen bir sanatçı için uygun değil. Her şeyi aynı anda biraz biraz yapmanız gerekiyor. Ama ben tek bir şeyi derinlemesine yapmak istedim.

Üniversitede hocalığı bırakmış olsanız da atölyenizde eğitim vermeye devam ediyor musunuz?
İstifadan sonra atölyemi ilk açtığımda pek istemesem de her seviyeye uygun dersler veriyordum. Serbest sanatçı olarak yaşamımı kazanmaya çalışmak zordu ve tutunmak için ders vermek, çok tercih etmesem de piyasaya fonksiyonel işler yapmak zorundaydım.
Yılda bir veya iki kez sevgili meslektaşım Metin Ertürk’ün atölyesinde misafir olarak 3 günlük ileri seviye eğitim vermeye başladım geçen yıl. Ama bunun dışında düzenli dersler yapmıyorum. Artık zamanımı sergiler ve uluslararası etkinlikler için, talep eden koleksiyonerlerim içim eser üreterek kullanmayı tercih ediyorum.
Akademik yaşamla beraber kent yaşamını da ardınızda bıraktınız. Doğayla iç içe olmak size neler kazandırdı? Bu “yeni köylülük” durumundan memnun musunuz?
Daha önce asansöre binip evine çıkan biriyken artık yolu olmayan evine el arabasıyla eşya taşıyan, sanat eserlerini de el arabasıyla taşıyan birine dönüştüm. Hayatımda daha önce hiç olmayan şeyler öğrendim. Köy yaşamı özellikle Ege’de, dışarıdan çok keyifli görünüyor ve kesinlikle keyifli ama çok büyük zorlukları var. Yangın, sel, fırtına, ağaç devrilmesi vs gibi doğal olaylar bu yeni yaşamda beni en zorlayan şeyler oldu. Her biri zorlu sınavlardı ve hiçbir zaman geçtim diyemezsiniz. Çünkü sürekliliği olan büyük felaketler. Bunlarla mücadele etmek, sonrasında önlem alarak hep tedbirli yaşamaya çalışmak sizi çok yorsa da daha dayanıklı yapıyor. Ve önce çok zor gelen şeyler, mücadele ettikçe normalleşmeye başlıyor. Ama tüm bunlar için, gitmek değil kalmak için çok sevmek gerek bence. Çok sevmeden köy hayatını yaşamak zor. Ben tüm zorluklarına rağmen çok seviyor ve artık kentte veya başka bir yerde yaşamak istemiyorum.

Geçtiğimiz yıllarda yaşanan orman yangınlarından da etkilendiniz. O dönemde neler yaşadığınızdan bahseder misiniz biraz?
Ben bu kararı alıp buraya yerleştikten iki ay sonra büyük yangın başladı. Başladığında evimize çok uzaktı, denizden görüp hemen eve gittik. Öyle korkunç bir şey ki şiddetli rüzgarla saniyeler içerisinde çok büyük alanları alıp götürüyor. Buralar çok dağlık alanlar ve dağlar ormanlarla kaplı. Beş gün boyunca o dağlardan adım adım inerek evlerimize ulaşmaya başladığını gece gündüz hiç uyumadan çaresizlikle izledik. Günlerce havadan kül yağıyor, gökyüzü mavi değil kızıl ve her yer duman. Zaten bu kadar büyüdüğünde yapılacak hiçbir şey kalmıyor. Yerleşim yerlerine inmesi bekleniyor ki evler savunulsun. Biz de böyle bir anda tahliye edildik. Mahşer yeri gibiydi her yer. Çok büyük bir orman varlığı kaybedildi. Daha önce pencerenizi her açtığınızda gördüğünüz yemyeşil alanlar simsiyah bir ağaç mezarlığına dönüşüyor. İs kokusu aylarca gitmiyor. Etrafınıza bakmak, nefes almak istemiyorsunuz. Yangın sonrası çok daha zor. Ben ilk defa o zaman başka bir yere taşınmayı düşünmüştüm. Duygusal olarak çökmüştüm. Köy, mahalle, kent içindeki tüm canlılarla beraber simsiyah bir enkaza dönüyor. Ve kalmak çok zor. Ama hayatım boyunca yaptığım gibi o zaman da çareyi yine üretmekte buldum. Bu travmayı atmamın tek yolu o dönem ne kadar zor olsa da atölyeye girmekti. Ben de öyle yaptım. Sonrasında terapi seansları büyük destek oldu.

Pınar Baklan seramiği deyince gözümüzün önüne ilk gelen biyomorfik biçimler oluyor; kimisi çok soyut, kimisi boyunları ve dışarı açılan ağızlarıyla daha tanıdık varlıkları imliyor. Bu biçimlerin bize ilettiği mesajlar var mı?
Aslında benim bireysel olarak anlatamadığım, anlatmak istediğim ne varsa işlerimi buna aracı yapıyorum. Bunu yıllar sonra fark ettim. Söylemek istediğim ne varsa işlerimle söylüyorum. Veya onlar benim yerime söylüyor. Mesela iletişim konusu… Her şeyin doğru iletişimle çözülebileceğine ve iyi iletişimin nefes aldırdığına inanıyorum. O yüzden işlerim ya birbiriyle ya da izleyiciyle konuşuyorlar. Her birinde bizi izleyen bir gözü veya bizi dinleyen bir kulağı simgeleyen ufak delikler ve bir şey söylemek için veya nefes almak için dışa açılan, uzanan bir boyun, boğaz, ağız var.
Pek çok izleyici işlerimi kadın bedenlerine, tohumlara, organlara ve hayvanlara benzetiyor. Ve bence bu çok güzel, çünkü ben tek bir şey değil doğadaki pek çok şeye benzesin istiyorum. Doğaya ait organik bir form bize sessizce bir şeyler fısıldasın.

Seramik-heykel tartışması önceki yıllarda çokça yapıldı. Artık bugün bunun bir anlamı yok bence. Örneğin siz kendinizi “çamurcu” olarak tanımlıyorsunuz ama heykeltraş deseniz de itiraz etmeyiz. Çamur yerine başka bir malzemeyle de ifade eder miydiniz kendinizi?
Mesleğimi sanatçıyım diye tarif ediyorum. Branşımı sorduklarında seramik malzeme ile heykel yaptığımı söylüyorum. Aslında kendimi başka malzemelerle de ifade etmeyi isterdim. Ama açıkçası buna hiç cesaretim olmadı, hâlâ yok. Çünkü bence bir malzeme demek koca bir dünya demek. Önce o dünyayı keşfedip bütün olanaklarını bilmek gerek ki en doğru şekilde kullanabileyim. Bu yüzden ben hâlâ seramik malzemenin koca dünyasını keşfetmeye çalışıyorken başka bir dünyaya adım atmaya cesaret edemedim. Belki ileride bunu deneyebilirim. Çünkü sanat üretmek sonsuz sınırsız bir yol.
Seramiğin avantajlarından biri de renk kullanımına olanak tanıması ve siz de renk kullanmayı seviyorsunuz. Son yıllarda seramikte floresan renkler sıklıkla karşımıza çıkıyor. Dünyadaki yeni eğilimleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Seramik sanatında da bir tür moda var mı?

Amatörlerle ve hobistlerle beraber çok fazla profesyonel sanatçının olduğu ve her yeni gün milyonlarca seramik işin üretildiği bir dünyada yaşıyoruz artık. Herkes zevkine ve hedefine göre zaten var olan bir yoldan gidiyor veya en denenmemişi denemeye, hiç yapılmamışı yapmaya çalışıyor. Teknolojinin de bu yeni denemelerde katkısı çok büyük elbette. Ben bu anlamda müthiş bir çağda yaşadığımızı düşünüyorum. İmkanlar sınırsız, insanlar meraklı. Bu da malzemeye yaklaşımı daha cesur kılıyor. Ben her ne kadar klasik bir bakış açısı ve geleneksel bir estetik zevke sahip olsam ve bu doğrultuda üretsem de pek çok sanatçının malzemeye bu cesur yaklaşımlarını çok takdir ediyorum. Çamurların, sırların, camın, metalin ve çok canlı pigmentlerin deneysel bir anlayışla bir arada kullanıldığı işleri ve özellikle fırın grafiği ile oynanıp bilinçli olarak elde edilen sonuçları çok beğeniyorum. Bu anlamda çok da güzel bulduğum bir moda kesinlikle var bence de. Ama modanın hep dışında kalan, zamansız klasik anlayış da hep baki.
Son dönemde açılan çağdaş sanat sergilerinde ve koleksiyonlarda seramik yapıtlarla bolca karşılaşıyoruz. Türkiye’de seramik sergisi açmak istemeyen galeriler, seramik almak istemeyen koleksiyonerler dönemi kapanıyor diyebilir miyiz?
Kesinlikle… Bu anlayış zaten artık çok eski ve bilinçsiz bir anlayış diyebilirim. Ve ne güzel ki yok oluyor. Bilhassa çok önemli yurt dışı fuarlarında sergilenen çağdaş seramik eserlerle, yeni ve çok modern yaklaşımlarla, enstalasyonlarla… Ben, usta hocalarımızın katkısı yanında özellikle bizim ve sonraki kuşağın bu anlayışın değişmesine çok büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Geleneği yeni ve güncel olanla harmanlayıp yorumlayarak sunulan cesur eserlerin ve aktif olarak çalışan, üreten, sergileyen bağımsız sanatçıların, atölye sanatçılarının büyük katkısı var bence.










Yorumlar