KİLİN BELLEĞİNDEKİ GİZLİ ANLATILARI ORTAYA ÇIKARIYOR
Çağdaş seramik sanatımızın son dönemine damga vuran yeni bir kuşak yetişti. Bu kuşaktan sanatçı ve akademisyen Buğra Özer, güçlü bir anlatım diline sahip heykelleriyle dikkat çekiyor. Sanatçının yapıtlarında çamur sadece biçim verdiği bir malzeme olmaktan çıkarak anlatısının bir parçası oluyor.
FATMA BATUKAN BELGE
İlk olarak, ‘seramikle ilişkiniz nasıl başladı, Seramik Bölümü’ne girmek özel bir karar mıydı’ diye sormak istiyorum. Seramik okuyanların çoğu bu bölümlere çok bilinçli olarak girmese de çamura bulaştıktan sonra iflah olmuyor…

Bugünden bakınca açıkçası bilinçsiz ama hayatım için “özel” bir kararmış diyebilirim. Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü’nde okudum. Kampüsü, fakültesi ve bölümü ayrı ayrı güzeldi. İlk iki yıl olmasa da üniversite hayatımın son iki yılında çamuru gerçekten sevmeye başladım. Görece uzun soluklu bir sevgiymiş ki, 21 yıldır devam ediyor ilişkimiz.
Baştan beri akademisyenlik yolunda ilerleyeceğinizi planlamış mıydınız?
Hafızam beni yanıltmıyorsa lisans eğitimimin ilk üç yılında akademisyen olacağıma dair bir hayalim yoktu. Akademisyenlik fikrini aklıma ilk sokan Münevver Çakı hocamdır. O zamanlar daha çok seramik endüstrisinde ilerleyeceğimi düşünüyordum. Bu anlamda stajın, bir üniversite öğrencisinin geleceğine yön vermesinde ne kadar önemli olduğunu kendi deneyimimde gördüm. En azından benim için öyle oldu; fabrika ortamından çok üniversite ortamını sevdiğime karar verdim. Sonrasında lisansüstü eğitime yönelmemle birlikte akademi yolculuğum da başlamış oldu.
Sanat anlayışınız hangi dönemde belirgin biçimde oturdu? Formasyonunuzu yönlendiren, teşvik eden hocalarız oldu mu?
Bugüne kadar devam eden sanat anlayışımın yüksek lisans dönemimde oluşmaya başladığını, sanatta yeterlik sürecinde ise daha belirgin hâle geldiğini düşünüyorum. Bu süreçte hemen her hocamın bana farklı katkıları oldu. Lisans dönemimde Kemal Uludağ hocam bana çamuru sevdiren kişidir. Hacettepe Üniversitesi Seramik Bölümü ise kendi kimliğimi bulduğum ve inşa ettiğim yer oldu. Burada özellikle araştırma görevlisi olarak çalıştığım dönemde asistanlığını yaptığım ve bugünlere gelmemde büyük emeği olan Mutlu Başkaya hocamın, sanatta yeterlik dönemim boyunca beni hep daha ilerisini görmeye ve farklı düşünmeye teşvik eden danışmanım Kaan Canduran hocamın katkıları benim için çok kıymetlidir. Ama başta da söylediğim gibi, eğitim hayatım boyunca çalışmalarıma ve yönelimlerime katkıda bulunan, beni destekleyen tüm hocalarımın üzerimde emeği vardır.
Yapıtlarınız çok etkili bir anlatım diline sahip. Çalışmalarınıza bakınca seramik/ heykel tartışmasının artık çok gerilerde kaldığını görüyoruz. Kendinizi nasıl tanımlarsınız? Seramik sanatçısı mı, sadece sanatçı mı, seramik malzemeyi kullanan bir sanatçı mı?..Öncelikle nazik sözleriniz için çok teşekkür ederim.
Ben de bu tür tartışmaların günümüz sanat anlayışında artık çok fazla karşılığı olmadığını düşünüyorum. Bu röportajdan önce sorsanız kendimi doğrudan “sanatçı” olarak tanımlardım. Ama sizin ifadenizle “seramik malzemeyi kullanan bir sanatçı” da kulağa oldukça eğlenceli geliyor.

Yapıtlarınızda Anadolu’nun kültürel mirası ve insanlığın belleğini buluşturuyorsunuz çoğunlukla. Kilin olanakları elinizi güçlendiriyor mu?
Kesinlikle. Kilin bu anlamda işimi kolaylaştırdığını düşünüyorum. Çünkü aslında anlatmaya çalıştığım pek çok şey zaten onun belleğinde var. İnsanlığın çok uzun zamandır biçimlendirdiği, gündelik yaşamında kullandığı, inançlarını ve kültürünü aktardığı bir malzemeden söz ediyoruz. Anadolu’nun kültürel mirasıyla ilişki kurduğumda da kil bu nedenle benim için yalnızca biçim verdiğim bir malzeme olmaktan çıkıyor. Geçmişe veya kollektif ya da bireysel belleğe ilişkin bir şey anlatırken, malzemenin kendisi de o anlatının bir parçası hâline geliyor. O yüzden evet, kil bu konuda elimi oldukça güçlendiriyor.
Seramiğin avantajlarından biri de renk kullanımına olanak tanıması ama siz renk ve sır kullanmıyorsunuz. Burada amaç tüm rolü çamura bırakmak mı?
Aslında tüm rolü çamura bırakmaktan çok, figürden ve onun anlatısından rol çalmamak diyelim. Çalışmalarımda renk hâkim; ancak bu rengi çoğunlukla renkli çamurlar üzerinden kuruyorum. Sır kullanımım ise belirttiğiniz gibi oldukça sınırlı. İşlerim figüratif olduğu için, sırın yüzeyde yarattığı güçlü görsel etkinin zaman zaman figürün önüne geçebileceğini düşünüyorum. Bu nedenle malzemenin ve rengin figürü desteklediği, ancak anlatının önüne geçmediği bir denge kurmaya çalışıyorum.
Heykellerinizdeki anatomi o kadar sağlam ki… Seramik bölümlerinde bu yönde bir eğitim verilmez. Bu düzeye nasıl ulaştınız? Başarının yüzde kaçı yetenek, yüzde kaçı çalışmak sizce?
Yetenekten kastımız elin biçimlendirme becerisi ise bunun yüzde 15-20 civarında olduğunu söyleyebilirim, geri kalanı pratik ve disiplinli çalışmak. Ama ben burada yaratıcılığın çok daha önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Çalışmalarım genellikle antropomorfik figürlerden oluşuyor; dolayısıyla insan ve hayvan anatomisinin kesiştiği bir yerde duruyorlar aslında. Elbette özellikle üzerinde yoğunlaştığım hayvanları çok fazla etüt ettim, tekrar tekrar şekillendirdim. Ancak belli bir noktada herkesin yeterli çalışma ve pratikle biçimlendirme konusunda iyi bir seviyeye gelebileceğini düşünüyorum. Bence asıl fark, o beceriyi neye dönüştürebildiğiniz noktasında ortaya çıkıyor.
Çağdaş Türk seramiğinin yeni kuşak sanatçılarından biri olarak günümüz eğilimlerini nasıl değerlendirirsiniz?
Çağdaş Türk seramiğinin oldukça hareketli ve çeşitlenen bir dönemden geçtiğini düşünüyorum. Seramiğin başka disiplinlerle daha rahat ilişki kurduğunu ve geleneksel kullanım alanlarının dışına daha fazla çıktığını görüyoruz. Benim ilgimi çeken de aslında tam olarak burası. Teknik elbette önemli ama bir noktadan sonra mesele, o teknikle ne yaptığınız ve ne söylediğiniz oluyor. Bir önceki soruda da benzer bir şey söylemiştim; belli bir teknik beceri çalışarak geliştirilebilir ama kişisel dil, onu neye dönüştürdüğünüzde ortaya çıkıyor. Sanırım bugün seramikte beni en çok heyecanlandıran şey de “nasıl yapılmış?” sorusunun yanına giderek daha güçlü biçimde “ne söylüyor?” sorusunun eklenmesi.
R. Tan Buğra Özer kimdir?

1987’de İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini babasının görevleri nedeniyle sırasıyla Erzurum, Kayseri ve Ankara’da tamamladı. Liseyi İzmir ve Ankara’da okudu. 2010 yılında Eskişehir Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü’nden mezun oldu. 2011 yılında kabul edildiği Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü Yüksek Lisans programını 2014’te tamamladı. Aynı yıl Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Seramik Ana Sanat Dalında Sanatta Yeterlik Programı’na başladı ve eğitimi süresince mezun olduğu 2018 yılına kadar seramik bölümünde Araştırma Görevlisi olarak çalıştı. Daha sonra Dr. Öğr. Üyesi olarak Çankırı Karatekin Üniversitesi’nde bir süre görev yaptı. Biri Yunanistan’da olmak üzere, beş kişisel sergisi bulunan, yurt içi ve yurt dışında yetmişten fazla sergi, çalıştay ve sempozyuma katılan Özer, Ulusal/uluslararası düzeyde çeşitli ödüllere sahiptir. Akademik çalışma hayatına Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak devam etmektedir.




Yorumlar