"SERAMİK SONSUZ BİR ALAN"


Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü öğretim üyelerinden, ödüllü seramik sanatçısı Prof. Dr. Tuğrul Emre Feyzoğlu, seramiğin sonsuz bir alan olduğuna inanıyor. Farklı alanlarda denemeler yapsa da, eserlerini ortaya koyarken seramik ilkelerine bağlı kalmayı önemsiyor.


Doç. Dr. MUTLU BAŞKAYA


Sanata ilginiz nasıl başladı? Neden Hacettepe Üniversitesi’ni ve Seramik Bölümü’nü seçtiniz?


Sanatla uğraşan birçok insan gibi ben de çocukluğumda ders çalışmaktan çok resim yapardım. Evde çok fark ettirmesem de kendi hayal dünyamda ve okulda oldukça yaramaz bir çocuktum. Öğretmenlerim beni sürekli şikayet ederlerdi. En çok da ders dinlemeyip kendi kendime resim çizmem onları rahatsız ediyordu. Bense niye çizdiğimi bilmeden garip ‘uzay’ hayalleri çizdiğimi hatırlıyorum. Ailemi belki biraz üzdüm ama en büyük şansım da onların bana bu konudaki destek ve yaklaşımları oldu.


Lise çağlarında ise çok şanslı diyebileceğim bir dönem geçirdim. Çankaya Lisesi’nde Sanat Tarihi öğretmenimiz bugün Türkiye’nin en önemli sanat tarihçilerinden biri olan Kıymet Giray’dı. Kıymet Hocam benim bu ilgimi görmüş olacak ki, bir gün bana Gombrich’in “Sanatın Öyküsü” kitabını getirdi. Aslında çok zengin bir aile kütüphanesine sahiptik. Ama bu tarz bir kitapla ilk defa karşılaşıyordum ve o dönemler Türkiye’de şimdiki gibi çok sayıda yayın yoktu. O kitap aylarca bende kaldı. Kıymet Hoca bana bazı ödevler verdi. Sonra da beni Doku Sanat Galerisi’nde Adnan Turani’yle röportaj yapmaya gönderdi. Ben o güne kadar bu ismi duymamıştım bile… Turani Hoca bana o gün özel bir zaman ayırdı ve sabırla benim acemi ve cahilce sorularımı cevapladı. O günlerde sanat eğitimi almak istediğime karar verdim. Tam olarak nasıl bir seçim yapacağımı bilmiyordum. Ta ki kütüphanede “Jale Yılmabaşar- Seramikleri, Yöntemleri” başlıklı kitabı görene kadar… Kitabın sayfalarını çevirdikçe uğraşmak istediğim alanın bu olduğunu fark ettim. Çünkü kitapta çok sayıda seramik pano fotoğrafı vardı ve ben küçüklüğümde annemle Ankara’daki Anafartalar Çarşısı’na ya da Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne gittiğimizde duvarlardaki rengarenk panoları seyreder ve bunların nasıl yapıldığını merak ederdim. Böylece sorumun cevabını almış ve uğraşmak istediğim sanat alanını keşfetmiş oldum. Hacettepe’de sınava girerken de tek tercih olarak Seramik Bölümü’nü seçtim. İşin aslı seramiğin ne olduğu, nasıl yapıldığı ve bir “kimya”sının olduğu konusunda hala bir fikrim yoktu. İyi ki de yoktu, çünkü o zamanlar seramik kimyası dersi alacağımı bilseydim eminim başka bir alanı seçerdim. İlk başlarda gençliğin de verdiği heyecanla biraz bocaladım ama sonradan ilginç bir şekilde seramiğe dair her şeyi çok sevdim. Bunda elbette ki Hacettepe ekolünün ve Hamiye Çolakoğlu’nun öğrencisi olmanın büyük payı vardı.


Prof. Hamiye Çolakoğlu’nun öğrencisi olmanızın, sizin profesyonel hayatınıza katkıları neler oldu?


Hamiye Çolakoğlu bir fenomendir. Onun öğrencisi ve sonra da asistanı olabilmiş olmak da bir ayrıcalık. Öğrencilik yıllarımızda başlarda hocadan çok korkardık. Neden bilmiyorum. Onun çizdiği sınırların dışına çıkmak imkansız gibi bir şeydi. Bir de ben ve arkadaşlarım gibi çocukluk ve gençliği yaramazlıklarla geçen tipler için bu durum daha da karmaşık bir hal almıştı. Hoca’ya büyük bir saygı ve sevgimiz vardı. O da bizleri tanıdıkça kişiliğindeki (o dönemki bizler için) gizli kalmış sevgi dolu kısmı açığa çıkarıyordu. Aslında Hoca’yı tanıyan herkes ona büyük saygı duyuyor, onun bir isteği olursa yerine getirmek için büyük çaba ve özen gösteriyordu. Öğrencilik dönemimizde bu süreçleri izlemek çok değerliydi. Bazen Hamiye Hoca’nın küçücük Bölüm Başkanlığı odasının önündeki banklarda oturur fısıltıyla sohbet ederdik. Ve o odada Sıtkı Erinç, Kaya Özsezgin, Bozkurt Güvenç gibi çok değerli hocalar sabahları Hoca’yı ziyaret edip çaylarını içerek güne başlarlardı. Bir dönem Mustafa Tunçalp ve Ünal Cimit gibi büyük isimler de bölümümüze hizmet vermişler. Şimdi düşünüyorum, ne zenginmişiz… Onların bir sözü, bir jesti, bir bakışı bile bizlere ne çok şeyler öğretmiş.

Hamiye Hoca, Hacettepe’de Seramik Bölümü’nü yoktan var etmiş. Kendisinin ve yakın çevresinin kısıtlı imkanlarını bu bölümü oluşturmak için kullanmış. Büyük yoklukların içinde ruhu olan bir eğitim kurumu meydana getirmiş. Bununla birlikte bölümün geleceğini oluşturacak kadroları da oluşturmak için çaba sarf etmiş. Ve büyük oranda da başarılı olmuş. Bugün Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik ve Cam Bölümü ülkemizin sayılı seramik eğitim kurumlarından biri olarak yaşıyorsa bunun sebebini Hamiye Çolakoğlu’nun orada bıraktığı derin izde ve bizlere aktardığı ilke ve ideallerde bulabiliriz.




PROF. DR. TUĞRUL EMRE FEYZOĞLU


1971 yılında Ankara’da doğdu. 1995 yılında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü’nden mezun oldu. 1998’de Hacettepe Üniversitesi’nde Yüksek Lisans’ını tamamlayarak Araştırma Görevlisi oldu. 2004 yılında Sanatta Yeterlik derecesi alan sanatçı, yurt içinde ve dışında çok sayıda karma ve yarışmalı sergiye, sempozyum ve çalıştaya katıldı. Biri yurt dışında olmak üzere yedi kişisel sergi açtı. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölüm Başkanlığı yaptı. Halen Öğretim Üyesi olarak çalışmalarını sürdüren sanatçının ödülleri arasında, 1999-2001-2008 yıllarında 60., 62. ve 69. Devlet Resim Heykel Sergisi Seramik Yarışması Başarı Ödülü, Sanat Kurumu Seramik Dalında “Yılın Sanatçısı” Ödülü yer almaktadır.




Siz de Hacettepe Üniversitesi’nde Bölüm Başkanı olarak Hamiye Hoca’nın koltuğunda oturdunuz, bölümünüzden bahsedebilir misiniz ?


Aslında bu soruya biraz genelden özele yaklaşmak lazım. Öncelikle Hacettepe Üniversitesi’nin, sonrasında da bu Üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi’nin bir parçası olması bölümümüzün niteliklerini daha da artırıyor. Çünkü hem üniversitemiz hem de fakültemiz, ülkemizin gerek sosyal gerekse de kültürel alanda yüksek varlık gösteren çok değerli kurumları. Seramik Bölümü olarak biz de hem üniversitemizin hem de fakültemizin varlığının bir parçası olmaktan onur duyuyor ve bu parçanın gerçekleştirmesi gereken ne varsa fazlasıyla yapmaya gayret ediyoruz. Kırk yıla yaklaşan, aslında oldukça genç sayılabilecek bir Fakülte’nin ve Bölüm’ün, ülkenin kültür hayatına etki eden nitelikte etkinlikler gerçekleştirebilmiş olması ve bünyesinden sayısız sanat ve kültür insanı çıkarmış olması bence büyük bir başarıdır. Şu an bölümümüz Türkiye’nin en önde gelen seramik eğitim kurumlarından biridir. Anadolu’nun merkezinde bulunuyor olmasının yanı sıra son yıllarda gerçekleştirilen büyük atılımlarla da ortaya konan teknik altyapı ve öğretim kadrosunun kalitesiyle lisansüstü alanda da çok tercih ediliyor durumdadır. Daha önce de bahsettiğim gibi kurucusu rahmetli hocamız Hamiye Çolakoğlu’nun neredeyse yoktan var ettiği bölümümüz bir zamanlar kısıtlı imkanlarıyla tanınırdı ama gene de bu zorlukların içinden çok sayıda adı ve eserleriyle bilinen sanatçı ve akademisyenler çıktı.


Son yirmi yıllık dilimde üniversite projelerinin de geliştirilmesiyle yapılan çalışmalar sonunda bölümümüz yeni yerinde yepyeni bir kimliğe büründü. Gerek pişirim teknikleri alanında, gerek atölye donanımları ve çalışmalarıyla ve Üniversite uygulamalarıyla ve gerçekleştirilen uluslararası etkinliklerle gerekse de teorik alanda yapılan çalışma ve ilerlemelerle bölümümüz üst düzey bir seramik eğitim kurumu haline geldi. Bugün bölümün bünyesinde kurulmuş olan “Fırın Parkı” bu çalışmalardan ve atılımlardan biridir. Fred Olsen’le yapılan Odun ve Tuz Pişirimi fırınları, Kim Yong Moon’un üç kamaralı Macsabal fırını, Masakazu Kusakabe’yle yapılan Dumansız Anagama fırını ve Lüster fırını, İlhan Marasalı’nın gerçekleştirdiği çukur fırını ve son olarak da ben, Kaan Canduran ve Soner Pilge’nin girişimleriyle inşa ettiğimiz Soda fırınıyla eşsiz diyebileceğimiz bir ortam yaratılmıştır. Elbette bu çabaların ilk öncülerinden biri olan Mutlu Başkaya’nın Raku çalışmaları ve on yıldır başarıyla sürdürülen Uluslararası Hacettepe Macsabal Odun Pişirimi Sempozyumu’nun ve bölüme yönetici ve eğitimci olarak büyük hizmetler vermiş olan diğer hocalarımızın da hakkı verilmelidir. Bunların yanı sıra elektrikli fırın teçhizatında da üniversitemizin büyük desteğiyle çok ciddi atılımlar yapılmış ve mükemmel denilebilecek bir pişirim sistemi kurulması sağlanmıştır. Teorik alanda da geliştirilen müfredatımız ve zenginleşen eğitim kadromuzla büyük bir atılım içinde olduğumuzu düşünüyorum.


Sizin döneminizdeki öğrencilerle, şimdiki öğrenciler arasındaki en belirgin fark sizce nedir?


Her dönem kendi insan ve öğrenci tipini yaratıyor. Hepimiz yaşadığımız süreçlerin ve zamanların etkilerini taşıyoruz. Bizler öğrenciliğimiz dönemindeki bazı yokluklardan bahsederken bizden öncekiler neredeyse hiç olmayan imkanların içinden nasıl çıktıklarını anlatıyorlar. Şimdiki öğrenciler elbette bu anlamda çok daha şanslı. Birçok eğitim kurumu ve farklı imkanlar var. Erasmus eğitim programı çok ciddi bir deneyim ve eğitim fırsatı sunuyor.


Günümüzde sanatçı adayı gençler uluslararası etkinliklerden haberdar olabiliyor ve katılım sağlayabiliyorlar. Bizim gerçekleştirdiğimiz Uluslararası Hacettepe Macsabal Odun Pişirimi Sempozyumu, Eskişehir Tepebaşı Belediyesi’nin Bilgehan Uzuner Hoca koordinatörlüğünde düzenlediği Uluslararası Pişmiş Toprak Sempozyumu, Odunpazarı Belediyesi’nin Seramik Pişirim Teknikleri Çalıştayı, Avanos’ta Hacettepe olarak bizim başlatıp 4 yıl sürdürdüğümüz ve daha sonra diğer eğitim kurumlarına devrettiğimiz Uluslararası Avanos Uygulamalı Seramik Sempozyumu, İzmir’de Dokuz Eylül Üniversitesi’nin Sevim Çizer Hoca önderliğinde gerçekleştirdiği uluslararası seramik sempozyumları gibi etkinlikler öğrenciler için büyük fırsatlar. Bunların dışında sayılabilecek ulusal ve uluslararası nitelikte çok etkinlik var. Aslında son yıllarda Türk üniversiteleri bu konuda ciddi atılım içindeler. Bu etkinlikler öğrencilerimizi daha çok motive ediyor ve cesaretlendiriyor. Bence bizim dönemimizle şimdiki öğrencilerin arasındaki en büyük fark onları cesaretlendirecek ve yüksek bilgiyle hayata hazırlayacak imkanlara sahip olmaları. Bu fırsatları gerek kendi eğitim kurumlarında gerekse de diğer etkinlik alanlarında iyi değerlendirmeyi fark eden öğrenciler daha çok kendilerini gösterme ve tanıtma imkanı bulup, sanat alanında gelişim sağlayabiliyorlar.


Altın Şehir Serisi


Eserlerinizi “seramik eser” mi, yoksa “sanat eseri” üretme kaygısıyla mı oluşturmaktasınız?


Sanatın değişik dallarıyla uğraşan birçok kişi için çok anlaşılır ve basit gibi görünen ve cevabı çok net olan bu soru benim için ve birçok meslektaşım için çok karmaşık ve cevabına zor ulaşılır diyebileceğim bir soru aslında. Benim için özetlemek gerekirse; ben ortaya sanat eseri niteliği taşıyan bir çalışma koymayı hedeflerim. Ama benim çalışmam seramik ilkelerine bağlı olarak yapılmış olmalı, ona göre kurutulmuş, ona göre ilk pişirimi yapılmış, sırlanmış ve tekrar pişirilmiş olmalı… Belki defalarca fırına girmeli… Yeri gelir oksidasyon pişirimi yapılmalı, yeri gelir redüksiyon ortamlarında farklı tekniklerle pişirilmeli. Yani benim ortaya koyduğum eser ‘seramik sanat eseri’ olmalı. Seramik sanatına bu derece bağlıyım. Bu durum, farklı bir malzeme, teknik kullanmam, farklı alanları reddederim anlamına gelmiyor. Yeri gelir farklı alanlarda denemeler, araştırmalar yaparım. Hatta geleceğe yönelik böyle planlarım da var. Ama bir sınıflandırma varsa ben kendimi “seramik sanatçısı” sınıfına koyuyorum ve bu alanda çalışmalar üretmekle mutlu oluyorum.


Eserlerinizle en çok ne söylemek istersiniz? Sıklıkla kullandığınız tema ve tekniklerden bahseder misiniz?


Çalışmalarımda en çok kişileştirmeler yapmaya gayret ediyorum. Kimi zaman figüratif yaklaşımlarla, kimi zaman da mekânsal vurgulamalarla farklı ifade biçimleri yakalamaya gayret ediyorum. 90’lı yılların ikinci yarısında ve 2000’lerde Kapadokya doğasından esinlenmelerle kişileştirmelerden oluşan çalışmalar yaptım. Sonra daha figüratif formlara dönüp “İlişiktekiler” ve “Tamamen ‘Ben’siz” başlıklı serilerde insanın hallerini, ben’lik sorgulamalarını ele almaya çalıştım. “Öz” ve “Altın Şehrin İnsanları” serilerinde biraz daha seramik- resim ilişkileri kurmaya çalışıp portrelerle insanları anlatmaya gayret ettim. Son seride bir taraftan da yaşadığımız mekanlara, kapılara, pencerelere, odalara, yaşamın gizli alanlarına atıflar yaparak hepimizin özel yaşam alanlarını altından yapılmış şehirlerle bağdaştırdım. Özellikle bu seride “altın şehir”leri ve “altın insan”ları farklı lüster teknikleriyle betimlemeye gayret ettim.


Şehrin Altın İnsanları


En son sosyal sorumluluk projesi olarak “Bir Arada” sergisini düzenlediniz. Biraz bu sergiden bahsedebilir misiniz?


“Bir Arada” sergisi genç bir öğrenci kızın yaşadığı maddi sıkıntılar sonucunda yaşamına son vermesini izleyen süreçte ortaya çıkmış bir projedir. Gerçekte bu tip güç birliği oluşturma projelerini önceden de gerçekleştirmiştim. Seramik sanatçıları olarak bizler birbirini anlayabilen, birbirlerine sıkı bağlarla bağlı bir topluluğuz. Belki bu tavır diğer birçok sanat dalında rastlanmayan bir yaklaşım. Bu tavrın, bu birlikteliğin büyük işler başarabileceğine inanıyorum. En azından ‘birlikten güç doğar‘ sözünü gerçekleştirebileceğimizi biliyorum.


İlk projemiz İstanbul’da D’Art Galeri’de gerçekleşen “Toprağa Ses Ver” sergisiydi. Bu sergiye galerinin fizik şartlarını düşünerek kırk beş sanatçı davet ettim. İkinci sergimiz olarak Türk- Kore Dostluğu’nun 60. Yılı sebebiyle 2018 yılında Ankara Portakal Çiçeği Rezidansı Sanat Galerisi’nde 30 Türk, 30 Koreli sanatçının eserlerinden oluşan bir “Çanak” sergisi gerçekleştirdik ve bu sergiden elde ettiğimiz geliri eğitimi sırasında desteğe ihtiyacı olan öğrencilerimize burs olarak takdim ettik.


En son olarak da sorunuzun konusu olan “Bir Arada” sergisinde, emekli Profesör Hocam Ayşegül Türedi Özen’in de desteğiyle ülkemizdeki tüm üniversitelerin seramik bölümleri, cam bölümleri, meslek yüksek okulları gibi kurumlarımıza ulaşmaya çalışarak tüm bu bölümlerdeki acil ihtiyaç durumunda olan öğrencilerimize destek olabileceğimiz bir sergi düzenledik. Bu sergiye 40’a yakın eğitim kurumumuzdan 240 sanatçı akademisyen ve on altı davetli onur konuğu büyüğümüz katıldı. Onur konuklarımız arasında Ünal Cimit, Sadi Diren, Hamiye Çolakoğlu, Yüksek Boz Öcal, Ayşegül Türedi Özen, Erdinç Bakla, Tüzüm Kızılcan, Saime Çelik Kurşunoğlu, Beril Anılanmert, Güngör Güner, Naile Cimit, Sevim Çizer, Tülin Ayta, Zehra Çobanlı, Mustafa Tunçalp, Ferhan Taylan Erder gibi duayen sanatçılarımız da vardı. Katılımcı sanatçıların 25 x 25 cm. karo şeklindeki duvar çalışmaları, belirlenen sembolik bir rakamla satışa sunuldu ve beklediğimizin çok üstünde bir satış gerçekleştirerek Türkiye genelinden 80 öğrencimize 6 aylık ‘yemek bursu’ takdim etme şansı yakaladık. Bu etkinliğin oluşumunda ve başarıya ulaşmasında öğrencilerimizden oluşan bir grubun büyük katkısı oldu. Bu da bizi en çok mutlu eden en önemli faktördü.


Müziğe olan ilginizi biliyoruz. İleriye dönük müzik ve seramiği birleştiren bir projeniz var mı?


Müzik hayatımın vazgeçilmez bir parçası. Atölyeye girdiğim an müzik başlamalı. Özel hayatımda da kendime ayırdığım zamanlar daha çok çocukluğumdan beri biriktirdiğim plaklarımı dinlemekle geçiyor. Daha çok Rock, Progressive ve klasik sınıfına koyabileceğimiz 60, 70 ve 80’lerin müziklerini dinliyorum. Ve müzisyenlerin hayat hikayeleri ya da grupların oluşum ve devamlılık süreçlerini takip etmekten hoşlanıyorum. Bunun yanı sıra günümüz Türk müziğinin temel taşlarını oluşturan büyük isimleri dinliyorum. Geçmişte seramikle ilgili bazı çalışmalarımı dinlediğim müziklerle bağdaştırıp, kimi zaman bazı şarkıların sözlerinden kimi zaman da sanatçıların hikayelerinden esinlenmelerim oldu. İleriye dönük olarak bu projeleri sürdürmek istiyorum. Beni etkileyen, kalbime dokunan bazı müzik eserlerini, albümleri ya da sanatçıların hikayelerinden esinlenmeleri yeni çalışmalarımda da ortaya koymayı düşünüyorum. Projelerimden bir tanesi de kinetik çalışmalarla farklı ses dalgaları elde ederek izleyiciye izlediği çalışmalarımla bir çeşit müzik yaptırmak… Bunu zaman gösterecek.


Gelecekteki projelerinizden bahsedebilir misiniz?


Öncelikle Hacettepe’de üstlendiğim misyonu sürdürerek Fırın Parkı’mızın gelişmesini sağlamak istiyorum. Bununla birlikte sosyal proje kapsamında ele alınabilecek karma sergileri sürdürerek toplumsal fayda sağlamak ve bu alanda yapılabilecek uygulamaları geliştirmek gibi hedeflerim var. Seramik sonsuz bir alan. Öğrenecek, yapacak çok şey olduğuna inanıyorum. Bir eğitimci ve akademisyen olarak öğrencilerimle ve meslektaşlarımla yapılabilecek ve başarılabilecek çok şey var. Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği yolda bilgi ve deneyimlerimi geliştirip, öğrencilerimizle paylaşarak Türk seramik sanatına kalıcı eserler bırakmak en büyük hedefim.